John Nash’in Ardindan…

johnnash

Çoğu ölüm belki de acıdır. Ancak bazı ölümler aynı zamnda çok fazla sarsıcı olabiliyor, ki ölen insanın yaşı çok ileri olsa dahi. İşte dün ajanslara düşen haber, birçok insanın sarsılmasına neden olan böyle bir ölümden bahsediyordu: ünlü matematikçi ve nobel ekonomi ödülü sahibi John Nash trafik kazasinda hayatını kaybetmişti

John Nash eskilerin ifadesi ile nevi şahsına münhasır bir bilim adamıydı. Bu şekilde elim bir trafik kazasında karısı ile birlikte ölmesi oldukça trajik. Bindiği taksinin yaptığı kazada eşi ve kendisi emniyet kemeri takmadığı için arabadan fırlıyorlar ve hayatlarını kaybediyorlar.

John Nash kimdir?

Çok iyi bir Matematikçiydi. Evet, ekonomi nobel ödülüne sahipti ama hiçbir ekonomi eğitimi olmadığı gibi hiçbir ekonomi makalesi de yoktu. Ve kendisini asla bir ekonomist olarak görmemiştir. Nash, 1928 yılında amerikada doğuyor. Babası gibi mühendis olmak üzere Carnige üniversitesine gidiyor fakat hocaları matematikteki üstün yeteneğini keşfedip onu matematik departmanına gönderiyorlar. 1948 yılında ise princeton üniversitesinde matematik doktorasına başlıyor, yaş 20. O yıllarda çoğu amerikalının en büyük hayali ya Einstein gibi büyük bir fizikçi ya da Neumann gibi dahi bir matematikçi olmaktı. Nash matematiği tercih etmişti. Okumaya devam…

“Sıradan ve Sürüden Olmayan” Bir Akademisyen: Fahri Karakaş

karakas

Bugün ki  yazım, Türkiye`de lisans eğitimimin sonlarına doğru yazıları ile tanıştığım ve “daha önce nasıl farkedememişim” diye vahladığım, ancak 3 sene sonra Londra`da ilginç bir şekilde tanıştığım ve Türk akademi dünyasında 10 tane daha olsa memleketin akademi çehresi değişir” dediğim, kariyeri başarılarla dolu ve dahi “entelektüel hamal” olmayan bir  akademisyenden, Dr. Fahri Karakaş`tan ve çeşitli sitelerde yazdığı yüzlerce enfes yazılardan bahsedeceğim.

fahrikarakas1996 Balıkesir  Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra ÖYS Türkiye 6. Olarak Koç Üniversitesi İşletme Bölümünde burslu okudu, sonra Boğaziçi Üniversitesinde işletme  yüksek lisans yaptı bu dönemde gerek ulasal gerekse uluslararası birçok şirkette önemli projelere öncü oldu ve yürütmesinde bulundu. Daha sonra dünyanın en önemli işletme okullarından Kanada`nın meşhur Mc Gill üniversitesinde burslu doktora eğitimine  başladı ve  doktorasını 2009 da bitirdi.Yazmış olduğu doktora tezi Leadership & Organization Development Journal tarafından “olağanüstü” kabul edilerek ödüle layık görüldü. 19 mayıs makale yarışmasından tutun bu tarz akademik ödüllere kadar bir çok ödül kazandı. Bir çok kitabı ve uluslararası saygın journallerde makalesi bulunan Karakaş, halen İngilterenin Open Üniversitesi`nde hoca olarak görev yapmaktadır. Fahri Karakaş  ödülerine  mart ayında bir yenisini daha ekledi. Yürüteceği proje için the Leadership Foundation for Higher Education tarafından 10bin sterlin burs ile ödüllendirildi.

Kanada`da da sadece okula gidip ders çalışıp kitap ezberlemedi. Bir çok sivil toplum kuruluşunda aktif  görevler alarak doktoranın ötesindeki hayallerine ulaşmaya çalıştı ya da ötelerden gelen bir ufkun peşinde koştu ve durmadan bir tuğla koyabilmenin mücadelesini verdi. Zaten doktora tezi de “yardımseverlik liderlik” üzerine idi. Hasılı işin teoriğini çok iyi yaptığı gibi  mutfağını da aksatmadı.

Eski öğrencileri acaba ne diyor diye merak edenler buraya tıklayarak öğrenebilirler. Ayrıca “acaba yazı uslubu nasıl  diyenler” için güzel bir örnek verelim. Global değerler üzerine birlik bütünlük makalesi okunabilir. Türkçe yazılarına birazdan değineceğim.

Doktora Eğitimini Tanımlaması

Doktora, gurbet demek, yalnızlık demek, hasret demek, hüzün demek. Daha yaşanır ve daha güzel bir Türkiye’ye ve dünyaya özlem demek. Doktora, fikir sancısı çekmek demek. Doktora, delicesine yazmak ve kendinden geçercesine düşünmek demek. Doktora, her hafta 3-4 bin sayfa okumak demek. Doktora, idealistlik ve fikir girişimciliği demek. Doktora, insanlık için bilim üretmek demek. Doktora, hayatı ve dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek için dert çekmek demek.

Doktora, yıllarca iğne ile kuyu kazmak demek. Çile doldurmak demek. Çilehane sayılabilecek araştırma ofisinde yıllarca sabretmek demek. Sabır olmadan olmaz. Sabır bu işin ilk kuralı. Yalnızsınız. Derdinizde, coşkunuzda, keşiflerinizde, problemlerinizde yalnızsınız. Soyutlanmış, odaklı, dertli, ızdıraplı, ümitli, sancılı, yıllar süren zorlu bir süreç doktora.

Çok ama çok çalışacaksın. Yolda, yürürken, yatarken, yazarken araştırmanı düşüneceksin. Araştırma çok nazlıdır, saatlerce, günlerce, aylarca uğraşırsın ve bazen hiç bir şey bulamadığına inanırsın. Kendini zorlaya zorlaya gıdım gıdım ilerlersin. Bazen mehter gibi geri dönersin. Bazen haftalar geçer de bir mesafe alamaz, tek sayfa yazamazsın. Hacca giden topal karınca gibi sabırla yoluna devam edersin. Umutla, ısrarla, cesaretle masana ve ofisine dönersin.

Kafaya takarsın meseleni, kendine dert edersin. Sürekli beyaz bir sayfa açarsın. Yeni bir umutla, ısrarla ve inançla başlarsın her yeni güne. Gecenin al yalazında herkes uyurken sen harıl harıl okur, yazar, çırpınırsın. Yorulmaya hakkın yoktur. Çünkü yüz metre koşusunda değil maratondasındır. Gecelerce ofis köşelerinde bir sandalyede kıvrılıp uyuyakaldığın olur. Zorlandıkça, ilerledikçe, keşfettikçe, yazdıkça, okucukça mutlu olursun.

Küçücük ofisinde kendi küçük dünyanda büyük hayallerin, büyük umutların, büyük ideallerin vardır. Yepyeni bir dünya kurmak istersin. Yaptığın araştırmanla dünyayı değiştirmek istersin. Bilime, insanlığa, medeniyete katkıda bulunmak istersin. Tarihe ve literatüre kalıcı bir not düşmek istersin. Senin söyleyecek sözün ne olacak diye düşünürsün. Yeni kavramlar üretmek ve insanlığa sunmak istersin. Bilime etkide bulunmak ve düşünce tarihine yön vermek istersin. Disiplinler arası kaotik bir entellektüel yolculuğa çıkarsın. Yolunu kaybettiğin ve çıkmaz labirentlerde hissettiğin olur. Ama tünelin ucunda mutlaka bir ışık vardır ve sen o ışığı bulacaksındır.

Peki bu sözlerin içini doldurmuş mu ? Kulakların doyduğu gözlerin aç olduğu bir zaman da yine kulaklarımıza mı çalışıyor bu cümleler ?  Hemen cevaba bakıyoruz.

Size yaptığım araştırmalardan birini anlatayım. Son bir yıldır yoğun olarak “Theory Paper” adı verilen doktora aşamasında mini bir tez hazırlamak için uğraşıyorum. Bu araştırmanın alt dallarından birinde son on yılın Liderlik teorilerini inceledim. 1996 ve 2006 yılları arasında uluslararası indekslerde yer alan ve yayınlanan 100 adet liderlik makalesini taradım. Her bir makaleyi iki-üç kez okudum ve notlar çıkardım. Sonra bütün bu makaleleri dev bir tabloda özetledim. Tablonun boyu benim boyumu aşınca tamam artık dedim: Yeter. Bir senteze ulaşmaya çalışmalıyım. Son on yılın bu yüz makalesini beraberce nasıl yorumlayabilir ve sentezleyebilrim?

Okumaya devam…

Gurbette Bayram Nasıl Geçer ?

tren

Gurbette bayram nasıl geçer ? Bayram gurbet diyarına hiç uğramazki nasıl geçtiğini bilelim..Sadece takvimlerin söylediği ve eski hatıraların süslediği günlerdir gurbette bayram..Soğuk takvim yaprağındaki anlamından biraz ileri götürmek istersin; yapamazsın,yeltenirsin; bir kanadın kırık şekilde döner pes edersin.. Bayram dersin vatan dersin sonra yüreğindeki yangınla bi başına kalıverirsin…İçine akıttığın göz yaşları ile söndürmek istersin yürekteki bu yangını heyhat yoğun alevin üstüne musluk suyu akınca ateşin iyice alevlenmesi gibi yüreğindeki yangın büyür,büyürde sadece seni yakar…Gurbette bayram kalabalıklar içinde yapayalnız bir o yana bir bu yana savrulmaktır. El öpecek bir büyük, ziyaret edecek bir mezar ,başı okşanacak küçük bir kardeş, hal hatır sorulacak arkadaş arar,ararsında  bulamadan döner o sarsıcı “ahhh”ı çekersin. Sonra dönüp bakar ve anlarsın tüm hüzünlü gurbette olanların neler çekildiğini.

Gurbette ilk bayram böyle geçti…sadece geçti, güzel hiç birşey bırakmadı sadece aldı götürdü. Okumaya devam…

Kapitalizm Neymiş Dostlar ?

Yaklaşık çeyrek yüzyıl istanbulda yaşadım, dört sene iktisat lisans (marmara) yetmezmiş gibi bir sene de yüksek lisans(itü) ekledim,kapitalizm ile ilgili okuduğum kitapları üst üste koysam boyumu aşar ancak  londrada bulunan  Abercrombie & Fitch mağazasının önünde soğuk ve rüzgarda dışarıda metrelerce kuyrukta içeri girmek için saatlerce bekleyen; içeride de her biri neredeyse (en düşük )100er poundluk eşyaları satın almak için ayrıca sıra bekleyen insanları görmeden önce kapitalizmin ne olduğunu,tüketim çılgınlığını, marka bağımlılığını bu zamana kadar tam anlamadığımı hissettim.

Yanda fotoğrafını gördüğünüz binanın içi kapkaranlık sadece ürünlerin bulunduğu dolaplarda kısık bir ışık var. insanlar çıldırmışçasına ürünlere saldırıyor. Bu bahsettiğim sıraya bugün japon arkadaşın ısrarı yüzünden ben de katlanmak zorunda kaldım. insanlar sıradayken ürünlerle ilgili konuşuyor,durmadan methiyeler yağdırıyorlar. japon arkadaşa durmadan soruyorum “neden bu sıra” o da durmadan “abercrombie için” diyor. bende “tamam da ucuzluk mu başlatttı ?”  “yeni bir ürün mü piyasaya çıkardı mesela ipad gibi falan” yok diyor,biraz mantığıma yatacak cevaplar almak için böyle sorular sormaya devam ediyorum.Cevaplarda değişim yok. Her neyse zaman gelip geçti içeri girdik ben katları dolaşayım dedim. Hakkaten dişe tırnağa dokunur ne var diye bakayım dedim ucuzsa alalım malum londra soğuk bu markanın ürünleride genelde kışa yönelik  Ancak elime attığım herşey üç basamaklı sayılardan oluşan fiyatlarla etiketlenmiş. Bir iki tane alsam devletin vermiş olduğu burs güme gidecek ve aç karnına abercrombie sahibi olacağım :) Millet öyle mi ? Elbette değil çantasını dolduran doldurana anlamadım gitti. İnsanlar mağazadan çıkar çıkmaz aldıkları eşyaların etiketlerini koparıp üzerlerine giyiyorlar ve sanki dünyaları onlara vermişsiniz gibi müthiş bir sevinç içerisine dalıyorlar. Okumaya devam…

Londra`da Ne Var Ne Yok ?

londonkkk

Eylül 22`den bu yana Londrada yandaki okulda(UCL) millete Türkçe öğretiyorum. :) Şaka bir yana, ekonomi master ve doktora hikayemin başlaması dolayısı ile bu ecnebi memleketinde bulunuyorum.  Bu açıdan zaman bulup pek birşey yazamıyorum blog`a. Aslında hergün yazılacak o kadar çok şeyle karşı karşıya kalıyorum ki ama malesef bir türlü uygun zamanla uygun konsantrasyon bir araya gel(e)miyor.

Londra da ne var ne yok ?

Londrada güneş yok,güleryüz yok,temizlik yok,sistem çok,vergi çok, bisiklet çok, boşa para harcama diye bişi yok,kısmi olarak saygısızlık yok,utanmazlık çok,ingiliz yok,göçmen çok,metroda ingilizce konuşan yok, ingilizce dışında dünya üzerinde ne kadar dil varsa onları konuşan çok……v.s v.s

Yûsuf ile Züleyha: Kalbin Uzerinde Titreyen Hüzün

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi……

….Kuyu.Zindan.Kuyu.Zindan.Önce çile arkadan ihsan.Züleyha vazgeçti mi maşukundan ?

Nazan Bekiroğlu`nun efsane kitabı böyle başlıyordu. 10 yıl önce ilk kez yayınlanan ve yayınlandığı günden beri ellerden düşmeyen, ellerden düşer düşmez; eş/dost/sevgili/arkadaşlara tavsiye için dillere düşen meşhur kitabı “Yûsuf ile Züleyha: kalbin üzerinde titreyen hüzün” isimli kitabından bahsediyorum.

“Görmekten sonra görülmek, aşkın ikinci merhalesiydi.” Okumaya devam…

Sokrates`in savunması,son dakikaları ve ölümü

Sokrates

sokratinsonu

  • İlk çağ heykel kalıntıları arasında bize kadar gelen büstüne bakılırsa Sokrat, Yakışıklı olmaktan çok uzak,bir filozof için bile aşırı çirkindi: Dazlak bir kafa,koca değirmi bir yüz,göz çukurlarına kaçmış sabit bkaışlı gözler,nice sofra sohbetlerine konu olan yassı,tumturaklı bir burunla bu baş, filozofların en ünlüsünün değil de sanki bir hamalındı.
  • Sokrat`ın nasıl bir hayat sürdüğü bilinmiyor. İş yaptığı duyulmamış,yarınını düşündüğü görüşmemiştir.
  • Karısı Ksantippe`ye göre, Sokrat, bir işe yaramaz tembelin biriydi.Ama ne derse desin, o da birçokları gibi Sokrat`a tutkundu. Kocası yetmişinde ölürken, Ksantippe de ardı sıra acı çekenler arasındaydı.
  • Öğrencilerinin en sevdikleri yanı, bilgeliğindeki alçak gönüllülüktü. Bilgeliğini öne sürmez sadece bilginin ardından seve seve koştuğunu söylerdi.Uğraşısını hiçbir çıkar gözetmeden amatörce sürdürdü.
  • Sokrat: “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.”
  • Zihin dönüp kendini incelemeye başlamadan gerçek felsefe yapılamaz. Sokrat bunu “Gnothi Seauton” –Kendini Tanı- sözleriyle belirtmiştir.
  • Sokrat`tan önce Thales,Heraklitus,Parmenides,Zeno,Pitagoras,Empedokles gibi büyük filozflar yetişmişti ma bunların çoğu doğa filozoflarıydı yani nesnelerin doğal yapısını (physis),maddelerin ve ölçülebilen dünyanın bileşkenlerini ve yasalarını araştırmışlardı. Sokrata göre bunlar hoş ve güzel şeylerdi, ama filozoflar  için bütün bu ağaçlardan taşlardan hatta yıldızlardan çok daha değerli bir konu vardı: AKIL !
  • Kendine özgü dinsel bir inancı vardı: Tek bir Tanrı`ya inanıyor;ölümün onu bütünüyle yok edemeyeceğine kendince güveniyor; sonsuza sürecek bir ahlak yasasının bu denli belşirsiz bir teoloji  üzerine kurulamayacağını da biliyordu.
  • Devlet yönetimi öyle bir iştir ki, insan aklı hiçbir zaman tam olarak buna yetmezdi en ince zekaların engel tanımayan düşüncesini gerektirirdi.
  • Bu düşüncesinden dolayı demokratların önderi Anitos ve Meletos Sokrat`ın ölmesi gerektiğini,böylesinin daha iyi olacağını düşündüler.
  • Felsefenin verdiği ilk şehit, savunmasında özgür düşüncenin haklarını ve zorunluluğunu açıklıyor, devlete karşı değerine sahip çıkıyor,her zaman hor görmüş olduğu kalabalıktan acıma dilenmeye yanaşmıyordu.
  • Sokrat`ın baldıran içerek ölmesine karar verildi. Dostları hapishaneye gelip onu kolayca kaçıracaklarını söylediler;Sokrat ile özgürlüğü arasına giren herkese para yedirmişlerdi.Ama o bunu kabul etmedi. Yaşı yetmişti ve artık ölmesi gerektiğini düşünmüştü belki de.Daha sonraya kalsaydı ölümü hiçbir işe yaramayabilirdi.Ağlayıp sızlayan dostlarına “kaygılanmayın” dedi. “gömdüğünüz sadece bedenimdir”
  • Eflatun bu sahneyi “Phaidon” adlı eserinde şöyle dile getirir:
    “Sözünü bitirince Sokrat ayağa kalktı. Yıkanmak üzere başka bir odaya geçti. Kriton bize kalmamızı söyleyerek arkasından gitti. Aramızda konuşulanları, konu dışına çıkmaksızın tekrar tekrar gözden geçirdik. Aynı zamanda, içine düştüğümüz felaketin büyüklüğü üzerinde konuşarak onu bekledik. Gerçektende babasız kaldığımız hissediyorduk, bundan böyle yetimler gibi yaşayacaktık! Yıkandıktan sonra, yanına çocukları getirildi. Onun henüz ikisi küçük, biri büyük üç çocuğu vardı. Yakınlarından kadınlarda geldiler, Kriton`yanında, kendilerine öğütler vererek onlarla konuştu.Sonra kadın ve çocuklara çekilip gitmelerini söyledi. Sokrat içeride çok kalmıştı. Yıkanıp gelince, oturdu. Bundan sonra konuşma pek kısa sürdü, çünkü Onbirler`in uşağı önüne dikilmişti. “Sokrat “ dedi, uşak: “Başkalarına ettiğim sitemi, doğrusu sana edemem. `Hakimlerin buyruğu olan bu zehri, içeceksiniz,`dediğim zaman, bana kızıp güceniyorlar, beni lanetliyorlar. Başka başka fırsatlarda olduğu gibi onların aksine olarak, senin yiğit ve yumuşak huylu be şimdiye kadar buraya gelenlerin en iyisi olduğunu, buraya geleliden beri anlamakta gecikmedim. Şimdi bile buna kızıp gücenmediğimden eminim. Sen onları, buna sebep olanları pek iyi tanırsın; onlara kızıyorsun; haydi Allaha ısmarladık, alın yazın neyse o olur; elinden geldiği kadar dayanıklı ol!” (döner dönmez gözlerinden acı yaşlar döküldü)O zaman Sokrat ona bakarak: “Sana da Allaha ısmarladık, dediğini yapacağım” dedi. Sonra bizlere dönerek ilave etti: “ Ne ince duygu var şu adamda! Burada bulunduğum sürece beni görmeye, benimle ara sıra konulmaya geldi.İnsanların en iyisiydi o; şimdi de ne kadar temiz ve açık yürekli, benim için ağlıyor! Haydi bakalım, Kriton sözünü dinleyelim. Ezilmişse, zehri getirin, değilse ezin!”
    Kriton ona karşılık verdi “Fakat aldanmıyorsam, Sokrat: güneş henüz dağların tepesinde; daha batmadı. Başkalarının da buyruktan pek çok sonra, iyice yiyip içtikten, hatta bazılarının sevdikleriyle baş başa kaldıktan, seviştikten sonra zehri içtiklerini biliyorum. Acele etme daha vakit var!”
    Sokrat: “ pek tabii, Kriton” dedi.”Sözünü ettiğin adamların, senin bu dediğini yapmaları, bunu bir kazan saymalarındandır. Bana gelince böyle bir şey yapmamam pek yerindedir. Çünkü zehri biraz geç içmekle, sanırım kazanacağım bir şey yok; böylece hayata bağlanmakla, artık bir şey kalmadığı halde onu korumak ve esirgemekle, kendi kendime gülünç olurum. Artık konuştuğumuz yeter, haydi sözümü dinle,dediğimi yap.”
    Bu sözler üzerine Kriton yanında duran kölesine işaret etti. Köle dışarı çıktı ve biraz kaldıktan sonra zehri verecek olanla birlikte içeri girdi. Zehri bir kap içinde ezilmiş olarak getiriyordu. Sokrat adamı görünce “Ee, dostum,” dedi. “Sen bu işleri iyi bilirsin,söyle bakalım,ne yapmam gerek?”
    Zehri veren: “ çok bir şey değil, yalnız içtikten sonra bacaklarına bir ağırlık duyuncaya kadar gez,sonra da uzan yat, böylelikle etkisini gösterir,” dedi ve hemen kabı uzattı. Sokrat, eşsiz bir sükunetle, titremeksizin, bet beniz atmaksızın aldı. Ekhekrates, o bildiğim boğa  bakışıyla adama bakarak: “ Ne dersin,” dedi, “Bu içkinin birazını,bir tanrının üzerine dökmeme izin var mı, yok mu ?”
    Zehri veren: “Sokrat,” dedi. “ Biz ondan ancak bir içimlik eziyoruz.”
    Sokrat da: “Anlıyorum,” diye karşılık verdi. “Hiç değilse bu dünyadan ötekine göçerken bunu kolaylaştırmaları için tanrılara yalvarılır, yalvarmak bir görev bile. Benimde onlardan isteğim bu. Dileğimi yerine getirirler mi ? Benim duam işte: Tanrı kabul etsin:” Bunları söyler söylemez durmadan,irkilmeden,tiksinmeden dibine kadar içti.
    O ana kadar ağlamamak için elimizden geleni yapmıştık.Ama içtiğini,içip bitirdiğini görünce kendimizi tutamadık. Ben de dayanamadım, gözyaşlarım seller gibi boşanıverdi. Yüzüm örtülü,iki büklüm, kendim için (muhakkak onun için değildi) evet, böyle bir arkadaştan mahrum olan kendim için, kendi felaketim için ağlıyordum. Hatta benden çok önce Kriton da gözyaşlarını tutamaz bir halde kendini dışarı dar atmıştı.  Hiç durmadan Apollodoras`a gelince,  o da acısından, öfkesinden bağırıp çağırmaya başladı. Bunlar Sokrat`tan başka orada bulunan herkesin yüreğini parçaladı. O zaman Sokrat bağırarak. “ ne yapıyorsunuz, dostlar ?” dedi, “Amma tuhafsınız, kadınları yollayışım en çok bunun içindi, onların bu gibi ölçüsüzlüklerini önlemek içindi. Sakin olunuz, metin olunuz.” Bu sitemleri işiterek, utancımızdan kızardık ve ağlamamak için kendimizi zor tuttuk.
    Ona gelince: Biraz dolaştıktan sonra bacaklarının ağırlaştığını söyledi. Adamın ona salık verdiği gibi, arkası üstü uzanıp yattı. Aynı zamanda zehri vermiş olan adam, eliyle ayaklarına ve bacaklarına dokunarak ara sıra onları yokluyordu. Sonra ayağını kuvvetlice sıkarak, bir şey duyup duymadığını sordu ona. Sokrat : “ Hayır,” dedi; bundan sonra adam, bacaklarının aşağısını sıktı ve ellerini daha yukarıya götürerek, vücudunun soğuyup katılaştığını bize gösterdi. Ona tekrar dokunarak, soğukluk kalbe gelince Sokrat`ın öleceğini söyledi. Karnının altı aşağı yukarı çoktan soğumuştu bile. Sokrat örttüğü yüzünü açtığı vakit şu son sözlerini söyledi:
    “Asklepios`a bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!”
    Kriton: “Peki,olur,” dedi, “Ama bize başka bir diyeceğin yok mu ?” Bu soruya artık karşılık vermedi. Biraz sonra bir kıpırdanma ve silkinme oldu. Adam örtüsünü açtı: Gözleri dikilmişti. Bunu görünce ,Kriton ağzını ve gözlerini kapadı.
    İşte, Ekhekrates dostumuz, diyebiliriz ki zamanımızda, bizim tanıdığımız insanların arasında, en bilgini ve en doğrusu olan bu adam böyle öldü.

Okumaya devam…

Bir Bilim Adamının Hayatından Çıkarıla(bile)cak Dersler

image

Bir kaç aydır içinde bulunduğum çetin ve çetrefilli durum nedeniyle ne yazabiliyor ne de ciddi şekilde düşünebiliyordum. Sadece ve sadece pasif bir bekleme sürecinde kendi kafamda oluşturduğum fasid bir daire içerisinde dönüp duruyorum. Hala da bu daireden tam manası ile çıktığım söylenemez. Tüm bu nedenlerden ötürü bir ay önce yazmayı planladığım bir değerlendirme yazısını ancak şimdi yazabiliyorum…


Geçen ay (haziran) Tübitak tarafından kırk küsür yıldır çıkan Bilim ve Teknik Dergisi de çok hoşuma giden ve içerisinde türlü türlü dersler olduğunu farkettiğim bir hayat hikayesinden bahsetmek istiyorum. 2004 yılı Nobel Kimya Ödülü sahibi israilli Prof.Dr. Aaron Ciechanover`a ait olan bu hikayede öğrencilere,öğretmenlere,bilim adamlarına,iş adamlarına,anne ve babalara yönelik bir çok ders bulunuyor.

Bilimsel Başarı ve Aile

Okumaya devam…

Günde Kaç Saat Uyumalıyız ?

İnsanlık tarihinin en popüler sorularından biridir bu soru. Hakikatende öyle  diğer nimetler gibi uyku da çok büyük bir nimet. Kimi uyumak için uyanır kimi uyanık kalmak için uyur. Yani birinde mecburiyetten diğerinde zevkten. Bir çok bilim adamı alim mütefekkir uyku üzerine sözler söylemiş ideal uykunun miktarı hakkında bilgiler vermeye çalışmışlardır.

Kimi, başarının en önemli ayaklarından biri uyku düzeni ve az uyumaya bağlarken kimi ise insanın başına gelebilecek en önemli kötü alışkanlıklardan biri olarak görmüştür uykuyu. Peki insan kaç saat uyumalı günde ?

Bu soru aslında kişiden kişiye değişebilir. Kimisine 8-9 saat yetmezken kimisine 3-4 saat fazla fazla gelir. Hatta eskiler kamil insan olma vasfını şu güzel cümlelerle ifade ederken uyku da kensine yer bulur. Okumaya devam…

Kapitalizmin Metalaştırdığı Değerler{imiz}…!*

Kapitalizm öyle garip bir sistemdirki kar gelebilecek herşeyi satmak mübah görünür. Yahut biz öyle alglıyoruz. Manevi değerler alt üst olur her şey her an metalaşabilir.Marksist iktisatta “malların metalaşması” olarak adlandırılan benzer durum şöyle gelişir.

Kapitalist öncesi toplumlarda üretim sadece “kullanım değeri” için yapılırken işbölümü,uzmanlaşma,aşırı talep,artan verim,kar güdüsü,zenginlik hırsı v.s gibi sebeplerden artık üretim “değişim değeri” için yapılmaya başlanır. Yani eskiden anadoluda yaşayan bir amcamız  bahçesinde sadece kendisi için ürettiği domatesleri üretim araçlarına sahiplik ile birlikte üretimi büyük topraklarda yapmaya başlayıp artık istanbuldaki bir başkası için üretmeye başlıyorsa artık domates “mal” olmaktan çıkıp bir “meta” olmuştur/dönüşmüştür.Domates meta olduktan sonra o üretimi yapan “köylü amca” bir anda anadoluda “ağa” batıda  “burjuva” oluvermiştir. Bu metalaşma süreci tarihsel evrede bir çok şeyi değiştirmiş. Marx`ın en çok değindiği 3 argüman ise “paranın metalaşması” “emeğim metalaşması” “toprağın(üretim araçlarının) metalaşması”dır.  Süreç o kadar hızlı ve keskin ilerlemeye devam ederki artık bu durdurulamaz. Marx bunun durdurulmasının tek ve yegane yolunun işçi ayaklanması yahut teknik tabirle “proletarya devrimi” ile gerçekleşebileceğine inanmıştır. Hatta bunun çok yakın bir tarihte en fazla kapitalistleşmiş olarak gördüğü avrupada hususi ile ingilterede başlayacağını düşünmüştür. Fakat bu nafile bir düşünce olmuş ne kendi ömrü ne sonraki yüzyılda avrupada böyle bir devrim gerçekleşmemiş ancak devrim dışındaki diğer birçok analizi doğru çıkmıştır. Okumaya devam…